-
Mercan’ın MızMız Şiiri

yazın sivrisinek vız vız vız,
bu kız hep mız mız mız
içim eder cızz cızz cızz
bu kızz kız kız
çok mız mızmız . -
Yakama bulaşk
Gerçeğe yakın bi düş..
Düşe yakın bi gülüş..
Bu gülüş yakından,
Bu düş; yakamdan…
Bi taşsa can yakandan,
Ey taş düş yakamdan.
Bi kuşça cana yakından..
Kon kuş, içime üşüş yakamdan.
Tutuş içimde, aşka yakından.
İstanbuluş,
karşı yakamdan..
Yollarım yokuş,
Koş yukarılardan…
Denize ulaş
Yakomozlardan
Yakama bulaşk -
Yakanda düş yoksa düş yakamdan.
Yaka silktiripde
yinede yakasından
düşmeyenleri…
gözünden düşüp
yakasından
düşemeyenleri olurdu…
ağırdı yakalıklar…
Meyveli ağaç taşlanırmış,
İki yakasının bi arasına
çakıllar bulaşırmış,
yutkunurken acıtırmış..
Yakasında kayalıklar..
İnsan böyle böyle,
kaya gibi sağlam
ta içindeyse
bahardan bi bağlam -
Portrü

2 Mayıs 2013
Havva ALKAN BALA’ya. -
Saçları; bir portakalı soy ağacının
iki çocuklu annesi…
saçlarına tırmanan bi çocuktum,
duma duma dum.
Gülünce parantezler açılır..
Parantez içlerine en çok gülmek yakışır..
Parantez içlerinden yola çıkan kelimeler
bazen dalgalı saçlarına,
bazen gözyaşları birikintisi göletlerine,
bazende gözlerinin denizlerine varır
sandaldaki adamın güçlü kürek çekişleriyle.
Yani parantez içinde,
(Kelimeler sandalda yüklüdür,
kürek çeken adamsa özgür. )
Harfleri notalardan oluşur. Cümlelerinin ritmi vardır.
Dili renkli oyun hamurlarından yapılmıştır..
O konuşunca tüm ağızlar susar,
o da sandaldaki adama yollar çizerken suyu getirir onlara..
Sesinin kokusu var, kuşların kanatlarında taşınır.
Sevi’sinin dokusu var, kuşların kalplerinden taşar.
Güneştir gözleri, iç ısıtır, can yakar, ihtiyaçtır, papatya sarısı kadar güzel ve ışıkları yanan perdesiz pencereler gibi geceleri.
İnançtır görmesini bilirsen.
Sevinçtir gülmesini bilirsen..
Dünyanın iki yüzünde, birinde gün doğarken birinde gün nasıl batıyorsa, onunda iki gözü iki güneştir..
Bi gözü kara, bi gözü suskun dilinin anlatıları, bi gözü açık, bi gözü yumuk bazı…
Göze girmeye çalışanlar bazen göze battılar,
bazen gözleri derya deniz, denizin dibine battılar,
saklı bir hazine olup kaldılar, bir ışıltıda o yüzden vurdu kıyıya..
Gözyaşları; gözden düşenler yüzünden gözden düştüler.
Düşündüler, hiç birşey göründüğü gibi değildi.
Gözyaşları aslında paraşüttüler.
Paraşütle atlayan özgür, özü gür çocuklardılar.
Ormana uçan özgür çocuklar… Ağaçlara tırmanan, karıncalarla gülüşen, çiçeklere üşüşen, karanlıksa üşüyen,
geceleri yine de baykuş sohpetleri, sabah güneşin doğuşunu izleyen, ormana yağmurdur çocuklar.
Ormanın her kıvrımı birbirinden başka, her dolaşma bağlı aşka.
Saçları dolaşınca, yağmurlar bulaşınca;
Her kıvranmakta, her kıvrımı güç alır.
Her günaydın, gökkuşaklıdır.
Kuşlar hep gök kuş-aklarına uçar,
Kaşları gökkuşaklarındandır…
Kuşlar hiç çatılmasın ister kaşlar. Bu yüzden kanatları hep yukarı çırpar…
Kuşlara özenen çocuklar, nehirlerden koşarak geçer, sıçratırlar etrafa sırılsıklamlığı, neşeyi..
Ve gökyüzüne giden merdiveni tırmanırlar.
Buluttan yanaklarını öperler annelerinin.Kuş gibi hafif hisseder, kanat değil fakat, kalp çarparlar gök-yüzünde.
Kalp çarptıkça akıl çırpılmış kek kadar karışırmış…
Kalp yüksek ateşte pişirmeye kalkar keki, akıl bu işe de karışırmış.
Silip tekrar çizip, tekrar işlemlerden geçip yine çizmekten düşünmelerin kara kara oluş sebebi,
Akıl izlenimler bırakılmış, kararlar alınmış bi matematik defteri..
Kalp izler bırakılmış, yoğun bir ressam tablosu gibi heyecanlı, rengarenk, ve tek bir noktasına dahi dokunulmaz..
Ki benim ne haddime, kalbinin olduğu yere bir harf iliştirmek..
Bahsim dahi kendi kalbimden olur ancak,
Yar dediğimiz, yaratılanı Yaratan’dan ötürü sevdiğimizdir,
Şems’in Mevlana’ya muhabbeti gibi gözlerimiz içimizdir.
Sizi bu gün Yaratan, uzak tutsun her yaradan.
Duacınızım tüm kalbimle, hayırlı, mutlu, huzurlu, sağlıklı.. çok yaşayın.2 Mayıs 2013
Havva ALKAN BALA’ya.
Rü. -
2012-Ağustos-Hergün Üsküdar-Zen anısına;
Bana bozuk bi nesne söyle deseler, başı- filen demem. Perde cevabım.. Odamın, adamın, makinemin, perdeleri bozuk. Görememe sebebi bu perdeler. İçimi ısıtıcak güneşler nerdeler? 36 poz, sen hepsini boz. mavi arabamızın, ilk kalp atışlarının, sarı peçetelerin, bisikletlerin sabahsız ölü-mü. ? Şerife içimi ferahlatana dek. Ruhlar aleminde görüşmek üzere..
Bu kez odamın da çektim perdelerini. Zemin katta yaşamaya rağmen. İkinci bahar bana yine biricik ellerinden… -
sarılık
doktora gitmedim, ama hasta olduğumu biliyorum.. çünkü sarılık bi hastalık ismiymiş. sarılılık da bi sevgi hali. yakamda sarılar.
-
çok yaşa külkedisi.


yıl 1992. biz dünyaya ulaştık. ayrı şehirler ama ortak paydalar.. annaannelerimizin komşulukları, dedelerimizin dıdıya dayanan akrabalıkları ve annelerimizin arkadaşlıkları diye bi “portakalı soy ağacı”nın biz kardeşleri olduk. mevsimin kiraz yenilebilir olanında buluşabildik hep. bütün diğer mevsimleri birbirimize anlatacaklarımızı biriktirirken beklemeyi, sonra şükretmeyi öğrendik. hele de büyüdük denilecek kadar ileri gidip bu büyüye maruz kaldıktan sonra gerçekler kabak gibi ortaya çıktıktan sonra yani; aslında bir balkabağı olan at arabasının onca zaman at arabasıymış gibi yapan tusturuncu yusyuvarlak hatta geoit şeklinde bi “gerçek dünya” olduğunu kendi gözlerimle gördükten sonra, özü sözü can’ım olan külkedisinin varlığına hep iiyiki diye sarılırım. bu doğum gününün şerefine, anlatıda da adı geçmiş olan ey balkabağı, araba filen olma, fırından çıkmış kabak tatlısı ol, canımı ye. ya da biz seni yiyelim. külkedim, yapabildiğim an, sana bi kabaktan iyiki doğdun pastası yapıcığım. seni çok seviyorum, beni heyecanla bekle-ve, uç gitsin. :)
-
dedi ki:
“Ben bir kediyim sen de benim dokuz canım” dedi mercanım.
-
oralet vardı çok şükür.
ne ortalığı toplamak, ne aklımı başıma toplamak ama kalbimi hoplatacak kadar korkmak bu dağılmaktan . Hiç bir yerde duramamak, çıkıp koşamamak, ne yapmaya çalışsam elimde patlıyo. kitap okumaya kalkıyorum kitap yırtılıyo. Şarkı söylüyorum sesim kısılıyo. şairler bulsun parçalarımı ! mimarlar peligomlarla gelsin bana. Kendimi silmek istiyorum elime bi silgi alıp, çizgidenmişimcesine. Değilim vay anasını. o kadar da cinaliyle bi benzerlik içindeyim nası oluyosa. sinir yahut gülme yahut boşluk krizi geçiriyorum sıklıkla. doluluk yahut. o kadar yalnızlık varki üstüme yapışmış, çok kalabalık burası. sıyrılmak istiyorum, yükselip kendimi çat! diye yere bırakmak. kendimi çarpmak , silkmek istiyorum. tir tir titriyorum ne kriziyse bu. içimden konuşma hızım saniyede üçyüzellibinaltmış kilometre. bişeyler oluyo! bana bişeyler oluyo. çıksam sabaha kadar yürüsem ama başka bi şehir bulsam, hiç görmediğim insanlarla çok mantıksız ve çok gerekli konuşmalar yapsam günlerce çay içsem içsem içsem ağlasam ağlasam ağlasam gözümden çay damlasa, damla.. damla.. damla.. balık.. balık.. balık.. ne anlattığımdan emin değilim, ne düşündüğümü kestiremiyorum. Düşünmemek için ya da, kendime napıcağımı şaşırdım . Çok zor günler. çok zor
tamam ya, geçti .
tokat gibi bişi çarptı suratıma. kapı öyle bi çaldı ki.derdimi bilmeden böyle oluvermek hak mı derdini hepimizin bildiklerini göre göre.
elhamdülillah. di mi dedem. oralet dedem, dimi..
ne güzel hatırlattın huzeyfe, günlerimi turuncuya boyadın ne güzel.

